16. Asırdan 20. Yüzyıla Tezkirelerle Bâkî

Bu yazının kısaltılmış dört sayfalık şekli İstanbul Kültür Üniversitesi VI. Uluslararası Türk Dili ve Edebiyatı Öğrenci Kongresi’ne  (TUDOK 2016) poster sunum olarak kabul almıştır. Yazının poster sunum şeklini buradan görebilirsiniz.

Edit: 15 Temmuz 2016 tarihindeki FETÖ Darbe Girişimi ve sonrasında meydana gelen olumsuzluklara bağlı olarak TUDOK 2016 iptal edildi. Yani, bu yazı ilgili kongrede sunulamamıştır.

Batı Türk Edebiyatı’nda ilk tezkire olan Heşt Behişt’ten sonra farklı tezkirelerde Bâkî ile ilgili bilgilere rastlanmaktadır. Bâkî kendi döneminin en önde gelen şairlerinden olup kendisine sultanü’ş-şu’arâ denilmiştir. Bâkî yalnız kendi döneminin değil, Türk Edebiyatı’nın da en önemli şairlerindendir. Durum böyle olunca tüm tezkirelerin Bâkî’ye yer vermiş olacağı düşünülebilir. Ancak tezkirelerin neredeyse üçte ikisinde Baki ile ilgili herhangi bir bilgiye yer verilmemiştir. Tezkirelerde geçen tek Bâkî, burada bahsettiğimiz -sultanü’ş-şu’arâ olan- Baki değildir. Tezkirelerde; Kepenekçizade Baki, Uşşakizade Baki, Bursalı bir derviş olan Baki ve Sünbülzade Vehbi’nin kardeşi olan Baki gibi başka kişiler de vardır. Sultanü’ş-şu’âra Bâkî’nin geçtiği tezkirelere bakıldığında bu tezkirelerin; aktarılan biyografik detaylar, verilen anekdotlar, örnek verilen şiirlerin niceliği ve tezkirede kullanılan üslup gibi değişik açılardan farklılık gösterdiği görülmektedir.

Bâkî ile ilgili bilgi veren ilk tezkire Sehi Bey’in Heşt Behişt adlı eseridir. Bu tezkireye göre Bâkî; güzel sesli, salih ve dindar, gazelleri makbul tutulan bir gençti. Bu sayede Sultan Bayezıd’ın hususi ihsanlarına mazhar olmuştur. “Babası İstanbul’da merhum Sultan Mehmed’in yaptırdığı camide hatipti.” (İsen, 1998, s.232) Bu bilgiler Bâkî ile uyuşmaktadır. Sehi Bey tezkiresinde Bâkî’ye ait dört matla verilmektedir. Ancak bu matlalar, şairin divanında bulunmamaktadır. Sadece Sehi Bey’in verdiği örneklere çok benzeyen örneklere Divan’da rastlanmaktadır. Sehi Bey’in tezkiresinde verdiği örnek:

Cihan halkı kamusu devlet ile evc-i rif’atde
Dirîgâ sâye-veş kaldım n’idem hâk-i mezelletde

Bâkî’nin divanında geçen örnek:

Kalupdur eşk-i çeşmüm gerçi kim hâk-i mezelletde
Bi-hamdi’llâh hele âh u figânum evc-i rif’ atda  (Küçük, s.265)

Görüldüğü gibi her iki beyit de matla beyti ve birbirlerine oldukça benzemekteler. Bâkî’nin Sehi Bey’den çok sonra öldüğü düşünüldüğünde, şairin Sehi Bey öldükten sonra şiirlerinde değişiklik yapmış olması muhtemeldir. Bununla birlikte, Sehi Bey’in Baki adlı iki kişiyi karıştırmış olması da olasıdır. Sehi Bey tezkiresinde Bâkî için “Dellak oğlu adıyla tanınır” şeklinde verilen bilgi diğer tezkirelerde geçmeyip sadece bu tezkirede geçmektedir. Aslında Dellakzade olarak bilinen başka bir Baki de vardır, ancak bu kişi burada bahsettiğimiz sultanü’ş-şu’arâ denilen Bâkî değildir. Aşık Çelebi’nin tezkiresinde iki Baki geçer: Biri sultanü’ş-şu’arâ Bâkî’dir, diğeri Baki-i Diger diye geçen Dellakzade Baki’dir. Muhtemelen Sehi Bey burada bahsedilen iki Baki’yi karıştırmıştır. Hem verilen matlaların Divan’da olmayışı hem de bu tür hatalı bir bilgi veriyor oluşu Sehi Bey tezkiresinin Baki ile ilgili verdiği bilgilere kuşku ile yaklaşmamıza neden olmaktadır.

Latifi’nin Tezkiretü’ş-şu’arâ’sında “Bâkî Çelebi” olarak anılan Bâkî şöyle tanıtılmaktadır. “Şehr-i İstanbul’dan bu devir şu’arâsından erbâb-ı hırefden nev-civân u nev-heves iken sanâyi’i şi’riyyeye dahi dest-resi vardur. Bu matla’ anundur.” (Canım, 2000, s.186) Latifi’nin Baki ile ilgili verdiği tek bilgi budur. Görüldüğü üzere Latifi nispeten ağır bir dil kullanmıştır. Bunların dışında, Latifi’de Bâkî’ye ait sadece iki beyit alınmıştır.

Ahdi’nin Gülşen-i Şu’arâ tezkiresi Bâkî ile ilgili en geniş ve en detaylı bilgiler veren en eski tezkiredir. Sehi Bey’deki bilgiler daha önce de değinildiği üzere güvenilir değildir, Latifi’nin tezkiresi ise tek cümlelik bir bilgi vermektedir. Bu durumda Ahdi’nin eseri Baki ile ilgili en fazla bilgi veren en eski tezkiredir diyebiliriz. Ahdi tezkiresinde, Baki’nin, ilme ve öğrenmeye çok istekli olup genç yaşta eğitimini başarıyla tamamladığı, ardından Kanuni Sultan Süleyman’ın iltifatlarına ve ihsanlarına mazhar olduğu söylenmekte, Baki’nin elde ettiği ilgi ve ihsanların başka hiçbir şaire nasip olmadığı ifade edilmektedir. Ahdi tezkiresinde Baki maddesinin en belirgin özelliği ağır bir dil ve uzun cümlelerle anlatımın ağdalaştırılmış olmasıdır.

Zîrâ ki yârân-ı safâdan çekilüp kûşe-i ‘uzlet ihtiyâr idüp rûz ü şeb tahsîlde cidd ü cehd kılup evkât-ı ‘azizin ‘ilme sarf idüp bir mikdâr isti’dâd u istihrâc peydâ itdükden sonra meydân-ı faziletde gûy-i sebkati çevgân-ı ma’ârifetle emâsil ü akrânından kapup merâtib-i ‘ulyâ kesb kılup yegâne-i devrân ve ferzâne-i cihân olup kendü sa’y-i cemîli ile muktedâ-yı ehl-i imân u dîn ve fuzalâ-yı cihân ya’nî müftî-i devrân hazretlerinün dânişmend-i hûşmendi olmış ve ol bülbül-i gülzâr-ı suhen ve tûtî-i şeker-şikenün eş’âr-ı pür-sûzı ve ebkâr-ı dil-efrûzı meşhûr-ı ‘âlem ve manzûr-ı dîde-i benî âdemdür. (Solmaz, 2009, s.67)

Burada görüldüğü gibi anlatım, üst üste bindirilmiş yan tümceciklerle uzatılmış, uzun bir cümle kurulmuştur. Bunun yanında, eylemler dışında neredeyse hiç Türkçe kelime kullanılmamış, anlatım Arapça ve Farsça kelimelerle ağırlaştırılmıştır. Bunun dışında, tezkirenin Baki ile ilgili maddesine baktığımızda Ahdi’nin şaire ait yirmi üç beyit ile bir rubaiye yer verdiğini görmekteyiz.

Aşık Çelebi’nin Meşâ’irü’ş-Şu’arâ adlı tezkiresi Baki ile ilgili en güvenilir ve en detaylı bilgileri veren tezkirelerdendir. Aşık Çelebi, Baki’nin çağdaşıdır ve kendisiyle ilgili en fazla bilgi veren ilk tezkirelerden birinin sahibidir. Bu tezkireye göre Baki; İstanbulludur, Sultan Süleyman’a yakın olup ona şiirler yazmış, karşılığında kendisine ihsanlarda bulunulmuştur, çağdaşlarından Zati bile ona ait bir beyti kendi divanına alacak kadar Baki’nin şiirini çok beğenmiştir. (Kılıç, 2010, s.409-410) Şairin üslubu ve kişiliği üzerine uzun ve sanatlı söyleyişlerle dolu cümlelerle bilgi verilmiştir. Aşık Çelebi, Baki ile ilgili bilgi verirken oldukça ağır, ağdalı ve şiirsel bir dil kullanmıştır. “Emâsil-i efâzil huzûrında mukbil olan kavâbilün makbûlidür. (…) Zülf-i dil-ber vasfı edâsında kaddi efkârdan dâl idi.” (Kılıç, s.409) Bu tarz örneklerde kullanılan dilin ağırlığı ve şiirselliği açıkça görülmektedir. Aşık Çelebi, Baki ile ilgili verdiği bilgi ve detayları şairden almış olduğu beyitlerle desteklemiştir. 16.yüzyıl tezkireleri şiirlere biyografiye oranla daha az yer vermişlerdir, ama Aşık Çelebi, Baki’ye ait otuz altı beyti tezkiresine almıştır. Bu durumda, Baki ile ilgili biyografik bilgiler ile şiirlerinden verilen örnekler hemen hemen aynı sayıda sayfa kaplamaktadır denilebilir.

Kınalızade Tezkiresi’nde “sultân-ı şâ’irân-ı memâlik-i Rûm” denilen Baki’nin asıl adının Mahmud olduğu söylenmektedir. Bu tezkirede Baki ile ilgili biyografik bilgilere uzunca yer verilmiştir, ayrıca yaklaşık olarak altmış beyit de tezkireye alınmıştır. Bu özellikleriyle Kınalızade’nin Tezkiretü’ş-Şu’arâ’sı Baki ile ilgili en hacimli ve en uzun bilgiyi veren tezkire durumundadır. Tezkirede şairin Kanuni’nin ölümü üzerine yazdığı “Sultan Süleyman Mersiyesi”nden de bahsedilmektedir. Yine Nami’ye ait bir beyit, onu kıskananlar tarafından Baki’ye aitmiş gibi gösterilerek, Baki’nin Sultan II. Selim tarafından görevinden azledilmesine neden olunmuştur. Bahsedilen beytin Nami’ye ait olduğu anlaşılınca Baki affedilmiş ve kendisine tekrar ihsanda bulunulmuştur. Kınalızade’nin tezkiresi süslü sanatlı bir dil kullanmasıyla dikkat çekmektedir. Baki İstanbulludur demek yerine şöyle uzun, süslü sanatlı bir cümle kurulmuştur: “Mecma’-ı ‘ulemâ-yı enâm ve menba’-ı fuzalâ-yı a’lâm olup kubbetü’l-islâm ve makarr u makâm ve mazreb-i hıyâm selâtîn-i fihâm olan Kostantiniyye-i mahmiyedendür.” (Eyduran, 2009, s.163) Yine şaire ait sıfatlar anlatılırken kullanılan benzetmeler dikkat çekicidir: “Eş’âr-ı dil-pezîr ve güftâr-ı bî-nazîri gayret-i Selmân ve reşk-i Zahîrdür. (…) Kelimât-ı belâgat-simâtı bir Hüsrevdür ki iklîm-i rub’-ı meskûnı tutup şâhân-ı nazmı kendüye ser-fürû kıldurmışdur.” (Eyduran, s.163) Burada Baki’ye ait sıfatlar doğrudan başka kişilerle benzetme ilgisi kurularak anlatılmıştır.

Beyani’nin Tezkiretü’ş-şu’arâ’sında Baki ile ilgili bilgiler diğer şairlere nazaran az değildir, ancak biyografik bilgilere uzunca da yer verildiği söylenemez. Beyani, Baki başlığından sonra Farsça bir beyit vermiş ardından: “Kendi vasfunı yine ancak kendi etmege kadirdür.” deyip Baki’ye ait şu beyitleri aktarmıştır:

Zuhûr itdi Zahîrüñ sırrı tab’-ı nükte-dânumda
Akıtdı kendüye şi’rüm revân-ı pâk-i Selmânı

Belâgat kûsın urdum husrevâne heft kişverde
Suhan menşûrına çekdüm bu gün tugrâ-yı Hâkânî”  (Kutluk, s.42)

Bu tezkiredeki bilgilere göre Baki: Şeyhülislam Ebussu’ud Efendi’nin oğlu Muhammed Çelebi’nin öğrencisi olup, Ebussu’ud Efendi ile iyi ilişkiler kurmuş, şiirleri yoluyla da Sultan Süleyman’ın çevresine dahil olmuştur. (Kutluk, 1997, s.32) Sultan Süleyman Baki’ye ihsanlarda bulunmuştur. Önce Müderris, ardından Mekke’ye kadı olmuş, sonra İstanbul’a geri dönüp beş defa kazasker olmuş, 1600’de ölmüştür. (Kutluk, s.32) Beyani Baki ile ilgili –baştaki beyitler hariç- hiç şiir örneği vermeyişini: “Güzel şiirleri, değerli değersiz herkesin kalp sayfalarında dopdolu olduğundan, beyitlerini buraya almaya gerek görülmedi” diyerek açıklar. (Kutluk, s.32) Beyani’nin Baki için kullandığı dil ve üslup Aşık Çelebi ve Ahdi’ye oranla daha sade ve sanatsız bir dil ve üsluptur.

Rıza’nın Tezkire-i Şu’arâ adlı tezkiresinde Baki ile ilgili kısa bir bilgi verildikten sonra, şairin Sultan Süleyman’a sunduğu bir kasideye yer verilmiştir. Rıza tezkiresinde Baki’nin şiiri sanatlı bir söyleyişle övülmüştür. Rıza’nın da oldukça ağır bir dil kullandığı görülmektedir: “‘İlm ü fazíletde ‘alem ve kasā’id ü eş’ārda müsellem-i ‘ālem olup nazm-ı safā-bahşı hüsn-i dil-berān gibi perrān ve şi‘r-āb-dār-ı dil-güşāsı rūy-ı hūbān gibi ferah-bahş-ı kulūb-ı ‘irfāndur. Evsāf-ı cemíli sā’ir tezākirde mestūr ve efvāh-ı ‘ālemde mezkūr u meşhūr olmagla beyāndan müstagní olup iki def‘a Rūm İli kāzī-‘askeri ve selātín-i māziye-i ‘Osmāniye’nüñ ‘ayn-ı iltifātları ile nazar-gerdeleri olmışlardur.” (Zavotçu, 2009, s.30) Bu tezkirede Baki’ye ait yaklaşık olarak yirmi beş beyte yer verilmiştir.

Faik Reşad’ın Eslaf’ı da Baki ile ilgili bilgiler içeren önemli bir eserdir. Faik Reşad Baki ile ilgili detaylı bir şekilde bilgi vermektedir. Bu tezkirede daha önceki tezkirelerdeki bilgiler tekrarlanmaktadır. Daha önceki tezkirelerden Kâfile-i Şu’arâ’da Baki’nin babasının Hicaz yolunda vefat ettiği, güzel sesiyle meşhur olduğu ve Fatih Camii’nde müezzin olduğu söylenmektedir, bu bilgi burada da aynen tekrar edilmektedir. Bir karşılaştırma yapıldığında Eslaf’ın genel olarak Kâfile-i Şu’arâ’nın bir tekrarı olduğu görülmektedir. Kâfile-i Şu’arâ’da geçip burada tekrar edilen bilgiler özetle şöyledir: Baki; gençliğinde saraçlık sanatına girmiş olmasına rağmen, eğitim görüp kısa zamanda ünlenmiştir. Yazmış olduğu “Sünbül Kasidesi” ile bir şair olarak şöhretini daha da arttırmıştır. Zamanla yükselmesi, müderris, kadı ve en sonunda kazasker olmasıyla ilgili detaylar tekrarlanmış, 1599’da öldüğü söylenmiştir. Asıl adı Mahmut olmasına rağmen Abdülbaki mahlasını kullanmıştır. Zamanında kendisine melikü’ş-şu’arâ ya da sultanü’ş-şu’arâ da denilen Baki’nin Müretteb divanından başka, sekiz sayfaya yakın Mevahib’üd-dünya adlı siyer çevirisi ile Fazâil-i Cihad ve El ilâm fi Ahvâl’il beled’ullah’ül Harâm gibi tercüme eserleri de vardır.(Reşad, 1975, s.161) Faik Reşad, “öğrendi gazel tarzını Rûm’un şuarâsı” mısrasından hareketle Baki’nin halka dil öğretmenliği yaptığını söyler. Beyani tezkiresinde Baki’nin kendisini kıskananlara rağmen kazaskerliğe kadar yükseldiği söylenir. Faik Reşad da kendisini kıskananlardan bahsederek, bunların Nami adlı bir şaire ait olan bir beyti Baki’ye aitmiş gibi gösterip onun sultanın huzurundan kovulmasına neden olduklarını söyler. Baki’ye ait olduğu iddia edilen beyit:

“Cihânın nimetinden kendi âb ü dânemüz yeydir
  Elin kâşanesinden kûşe-i virânemiz yeydir.” [1] (Reşad, s.161)

Faik Reşad’ın aktardığına göre; Baki daha önceden şeyhülislam olmak istemektedir. Padişah bu beyti görünce, Baki’nin kendisine minnet etmediği, onun iltifat ve ihsanlarına önem vermediği gibi bir anlama geleceğini görüp Baki’ye öfkelenmiş, ama Baki gerçeğin anlaşılmasından sonra affedilmiştir. (Reşad, s.161) Dönemin şeyhülislamı Bostan-zade Mehmet Efendi Baki’nin bazı haklı kınamalarından dolayı kendisine küskündür ve Baki’nin şu beytini ileri sürerek onu kafirlikle suçlamıştır, bu durum Baki’nin zor günler geçirmesine neden olmuştur:

“Bana Yusuf’la güzellikte sorarlarsa seni
Yusuf’u bilmezim amma seni rânâ bilirim” (Reşad, s.162)

“Baki Kanuni Sultan Süleyman, İkinci Selim, Üçüncü Murat ve Üçüncü Mehmet zamanlarında yaşamış, hepsini kasideleriyle methederek şahane ihsanlara nail olmuştur.” (Reşad, s.162) Faik Reşad ölüm tarihinin yanında şairin mezarı ile ilgili bilgi de vermiştir: “Mezarı Edirnekapı dışında, Eyüp’e giden yol üzerindedir.” (Reşad, s.160) Faik Reşad’ın aktardığı bu bilgilerin neredeyse tamamı Kâfile-i Şu’arâ’da zaten var olan bilgilerdir, bu durum daha önce de dediğimiz gibi Eslaf’ın Kâfile-i Şu’arâ’daki bilgileri tekrarladığını göstermektedir.

Mehmed Tevfik’in Kâfile-i Şu’arâ’sının Eslaf’’ta aktarılan bilgilere kaynaklık ettiğini söylemiştik. Tek fark, Faik Reşad’ın,  Baki ile ilgili Mehmed Tevfik’ten aldığı bilgileri daha fazla şiir örneği vererek eserine almış olmasıdır. Mehmed Tevfik’in aktardığı biyografik bilgiler Eslaf’ta aktarıldığından bunlar tekrar aktarılmayacak. Mehmed Tevfik, Baki ile ilgili biyografik bilgilere detaylı olarak değinmiştir, bunu yaparken kullandığı üslup ağır ve ağdalıdır. Örneğin daha önce Eslaf’’ta verdiğimiz bilgiler burada şöyle aktarılmıştır: “(…) Sultân-ı şu’arâ-yı Rûm Bâkî Efendi 933 senesi İstanbul’da zîver-i gehvâre-i şühûd ve ismi Mahmûd olduğu meşhur ise de lâkin imzâları Abdü’l-bâkî olarak ba’zı evrâkda meşhûrdur. Pederleri Fâtih Sultân Mehmed Hân Hazretleri Câmi’-i Şerîfi mü’ezzini iken 973 senesi Zi’l-hiccesi’nde hacc-ı şerîfde çâr-tekbîr-zede-i terk ü tecrid ile tahrîme-bend-i bekâ olmuş idi.” (Oğuz, Çakır, Koncu, 2012, s.101)

Sonuç olarak baktığımızda, Baki ile ilgili bilgiler tezkireden tezkireye farklılık göstermektedir. Tezkirelere alınan Baki’ye ait beyit sayısı ve tezkirelerde kullanılan dil ve üslup da farklı farklıdır. Baki ile ilgili en kısa bilgi Latifi’nin Tezkiretü’ş-Şu’arâ’sındadır, en hacimli bilgiler ise Kınalızade’nin Tezkiretü’ş-Şu’arâ’sında bulunmaktadır. Şairle ilgili bilgilerin genel olarak; Ahdi, Aşık Çelebi ve Kınalızade ve Beyani tezkirelerinden elde edildiği anlaşılmaktadır. Baki 16. yüzyıl şairidir ve 16. yüzyıldaki tezkirelerin tümünde Baki’ye yer verilmiştir. Bunlardan sadece Sehi Bey tezkiresi içerdiği hatalı bilgiler yönüyle Baki ile ilgili bilgi edinmeye elverişli değildir. 17. yüzyılda sadece Riyazi ve Rıza tezkirelerinde Baki ile ilgili maddeye rastlanır (Kafzade’nin Zübdetü’l-Eşar’ı ve Asım’ın Zeyl-i Zübdetü’l-Eşar’ı incelenmedi.). 18. yüzyılda hiçbir tezkirede Baki’ye yer verilmemiştir. 19. yüzyıl tezkirelerinden Kâfile-i Şu’arâ ve Eslaf’ta Baki ile ilgili bilgiler verilmiştir. Bunlardan Kâfile-i Şu’arâ 16. yüzyıldaki tezkirelerin, Eslaf ise Kâfile-i Şu’arâ’nın tekrarı niteliğindedir. 20. yüzyıl tezkirelerinden Ali Emiri’nin tezkiresinde Baki adlı biri geçmektedir, ancak bu eseri ele geçiremediğimden bu kişinin kim olduğuna dair bilgi veremiyoruz. Sonuçta, Baki ile ilgili bilgilerin tümünün 16. yüzyıldaki tezkirelerden geldiği anlaşılmaktadır. Daha sonraki tezkirelerde var olan bilgiler farklı şekillerde tekrar tekrar yazılmıştır. Baki’nin birçok tezkirede yer almadığı anlaşılmaktadır, bunun Beyani’de görülen –Baki zaten bilinmekte- tarzı bir yaklaşım nedeniyle olduğu söylenebilir.

[1] Beyitler kaynak metinde olduğu gibi alınmış, herhangi bir düzeltme yapılmamıştır.

Kaynakça

Canım, R. (2000). Latîfî:Tezkiretü’ş-Şu’arâ ve Tabsıratü’n-Nuzamâ. Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı.

Eyduran, A. S. (2009). Kınalızade Hasan Çelebi: Tezkiretü’ş-Şu’arâ. Kültür ve Turizm Bakanlığı: http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/Eklenti/10738,tsmetinapdf.pdf?0 adresinden alındı

İsen, M. (1998). Sehi Bey Tezkiresi: Heşt-Behişt. Ankara: Akçağ.

Kılıç, F. (2010). Aşık Çelebi: Meşâ’irü’ş-Şu’arâ. İstanbul: İstanbul Araştırmaları Enstitüsü.

Kutlu, Ş. (1975). Faik Reşat: Eslaf. Tercüman.

Kutluk, İ. (1997). Beyani Mustafa Bin Carullah: Tezkiretü’ş-şu’arâ. Ankara: Türk Tarih Kurumu.

Küçük, S. (tarih yok). Bâkî Divânı e-kitap. Kültür ve Turizm Bakanlığı: http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/Eklenti/10596,bakidivanisabahattinkucukpdf.pdf?0 adresinden alındı

Oğuz, F. S., Çakır, M., & Koncu, H. (2012). Mehmed Tevfik: Kâfile-i Şu’arâ. İstanbul: Doğu Kütüphanesi.

Solmaz, S. (2009). Ahdi: Gülşen-i Şu’arâ. Kültür ve Turizm Bakanlığı: http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/Eklenti/10731,agmpdf.pdf?0 adresinden alındı

Zavotçu, G. (2009). Zehr-i Marzâde Seyyid Mehmet: Tezkire-yi Şu’arâ. Kültür ve Turizm Bakanlığı: http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/Eklenti/10746,metinpdf.pdf?0 adresinden alındı