16. Yüzyıl Şairi Zâtî'nin Küfür ve Argo Kullanımı

Bu yazı “Zâtî’nin Letâifi ve Eserdeki Mizahi Unsurlar” adlı makaleden alınmıştır. İlgili makaleye bu siteden ulaşılabilir.

Latife: Keşfi evlendikten sonra yanıma gelerek elindeki mendili gösterdi ve “bak bu mendili aldığım hatun nakşetti,” dedi. Bunun üzerine ben de bir beyit söyleyerek Keşfi’ye şöyle dedim: “Keşfi’nin avradı mendil nakşetme işinde o..spuluklar yaparmış.”  (Çavuşoğlu 1970: 4)

Latife: Keşfi birgün uzun uzadıya beyitler okuyunca yanındaki biri şöyle demiş: “Ne kadar çok beyit söyleyebiliyorsun, Zâtî olsa ancak bir beyit söyleyebilir.” Bunun üzerine Keşfi: “Onun dedikleri neye yarar ki, benim beyitlerimin ehli çoktur.” demiş. Keşfi’nin dediklerini duyunca şöyle dedim: “Keşfi benim beytimin ehli çoktur demiş, vay ben onun ehl-i beytini s..eyim.” (Çavuşoğlu 1970: 4)

Latife: Birgün Keşfi şöyle demiş: “Hatunum devletimdir.” Bunu duyunca ben de hemen şöyle dedim: “Keşfi dedikleri oğlan, avradını anınca, o benim devletimdir dermiş, vay s..eyim devletini.” (Çavuşoğlu 1970: 5)

Latife: Bir zamanlar birkaç arkadaşla birlikte meyhanedeydik, içlerinde Topçuzâde denilen biri de vardı. Topçuzâde durmadan bana sataşıyordu. Topçuzâde’yi uyardım ve dedim ki: “Rahat dur, beni söyletme.” Topçuzâde: “Benim de muradım seni söyletmektir.” dedi. Bunu duyunca ben de şöyle dedim: “Hiciv ile bir sıkı basayım Topçuzâde’ye, bu gün ona tüfekler gibi ateşler osurtayım.” (Çavuşoğlu 1970: 6)

Latife: Bir zamanlar merhum Revânî Çelebi haraca gitmek istedi, o vakit şöyle dedim: “Revânî, haraca gideceksen iyi yoldaşlarla git, bok yedi çoktur, sakın, dikkatli ol, yolda seni yerler.” (Çavuşoğlu 1970: 6)

Latife: Bir zamanlar, ileri gelenlerden biri birçok kişiyi evine ziyafete davet etti. Bana da ziyafete katılmam için haber göndermişti. Akşam olunca evlerinin kapısına vardım, içeriden bî-devlet biri çıkıp dedi ki: “Hoş geldiniz, ama sohbet yarın geceye kaldı, yarın gece geliniz.” Gerçek sanıp inandım, dönüp eve gittim. Meğer ziyafette ben fakire kırılmış biri varmış, o gelirse ben giderim deyince ben fakiri savmışlar. Bunu öğrendikten sonra onlara bir kıta yazıp gönderdim. Korkularından ellişer akçe toplamışlar, toplamda sekiz yüz akçe olmuş, bana gönderip; “lütfetsin, bundan fazlasını demesin,” demişler. Onlara gönderdiğim kıtada şöyle demiştim: “Ey Zâtî, bilmem ki sohbetlerindeki hikmet nedir. Kötü şeyler yapan birkaç kişi dün gece bir dolapla beni savdı. Meğer döne döne türlü şekillerle g..lerine mum sokup hayal fanusu gibi oynarlarmış.” (Çavuşoğlu 1970: 9)

Latife: Bir zamanlar Mevlana Visâlî İstanbul’a geldi. Yanıma gelip: “Birçok şairin şiirini gördüm. Sen hepsinden daha üstünsün, daha kabiliyetlisin, bir üstadın olsa kendini yetiştirsen, senin gibi şair bulunmazdı. Gel seni yetiştireyim.” dedi. Bunun üzerine dedim ki: “Mevlana Visâlî, sen bana öğretmen olma, ben pek rahat durmam, kim olursa hicvederim. Sonra bana “üstadının g..ünü s..eyim” diye küfrederler. Visâlî bu sözümü duyunca suyu çeltiğe akıtmış gölcük gibi kuruyup kaldı. (Çavuşoğlu 1970: 13)

Latife: Amasyalı bir şair vardı. Adı Mihri Hatun’du, İstanbul’da yaşardı. Yaşlanıp gitmişti, ama evlenmemişti, hâlâ bâkireydi. Ebu Eyyûb el-Ensârî Medresesi’nin müderrisi olan Paşa Çelebi adında biri vardı. Paşa Çelebi iyi bir hatun alayım diyerek gidip Mihri Hatun’u istemiş, ama Mihri Hatun kabul etmemiş. Bunu duyunca ben de şöyle dedim: “İşittik ki Paşa Mihri’yi istemiş, Mihri Hatun o yaşlıya boyun eğsin mi? O miskin (Mihri) bunca yıldır oruç tutuyor, eşek s..iyle bayram eylesin mi?” Mihri Hatun bunu duyunca çok hoşuna gitmiş, “ne olurdu bunu ben deseydim,” demiş. (Çavuşoğlu 1970: 14)

Latife: Merhum babamdan kalmış bir bağım vardı ki üzümünün her tanesi bir şişe şeker şerbetine benzerdi. İskender bu bağı görse, hayat suyunu aramak için yollara düşmezdi. İki herif vardı; birine İt İskender, birine Kuş Kasım derlerdi. Bunların yolu benim bağıma düşmüş, bol bol üzüm yemişler, sonra da gelip benden helallik istediler. Ben de dedim ki: “Onun helalliğini istemeye ne gerek var ki, onu merhum babam diktiği vakit; ‘it yesin, kuş yesin,’ demişti.” Bu latifeyi işitince gülüşüp gittiler. (Çavuşoğlu 1970: 16)

Latife: Bir zamanlar arkadaşlarla toplanıp sohbet ediyorduk. Keşfi bir risale yazmış, tüm sanat ehlini eleştirip yermiş. Piri Çelebi isminde bir çıkrıkçı-zâde vardı, bana “Ey Mevlana Zâtî, Keşfi çıkrıkçılara ne demiş?” diye sordu. Ben de şöyle demiş dedim: “Sakallıları köftehorlardır, yalın yüzlülerinin ağcalığı parlaktır, hem birgün çarşılarından geçerken sarımsak döveci çeviriyorlardı, onu tezgahlarından çıkarıp bana gösterdiler. Ben de onu çevirin çevirin g..ünüze sokun dedim,” Bunu işitince şöyle dediler: “Mevlana Zâtî, o Keşfi bu dükkanın önüne uğrasa, sarımsak dövecini onun g..üne sokardık, kıyamete kadar acısı içinden çıkmazdı.” (Çavuşoğlu 1970: 16)

Zâtî’nin buraya kadar olan latifelerinde hiç çekinmeden küfür ve argoya yer verdiği açıkça görülmektedir. Zâtî’nin böyle müstehcen ve argo içerikli bir metni sadece kendisi için yazdığı, ondan başkasının bu metni görmediği, bu yüzden rahat davrandığı düşünülebilir. Ancak sıradaki şu anekdot bu tür bir mizah anlayışının sadece Zâtî’de görülmediğini göstermektedir. Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü üzere Zâtî, Keşfi’ye argo ve müstehcen içerikli latifelerle sık sık sataşmaktadır. Keşfi de bu konuda Zâtî’den pek geri kalmamış gözüküyor. Keşfi ile Zâtî arasındaki sataşmaya bir örnek:

Bir zamanlar Zâtî’nin yaşadığı mahallenin imamı hacca gitmiş, yerine Zâtî’yi görevlendirmiş, ama cemaat kabul etmemiş. Bunun üzerine Keşfi bir beyit söyleyip şöyle demiş: “Ey Zâtî, imamlığını kabul etmediler, senin cemaatini s..eyim.”(Çavuşoğlu 1970: 20)

Bunu Paylaş

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: