Zâtî’nin Letâifi ve Eserdeki Mizahi Unsurlar

Özet

Türk Edebiyatı’nda mizah denilince birçok kişinin aklına cumhuriyetten sonraki edebi ürünler gelmektedir. Oysa eski edebiyatımız da mizah açısından önemlidir. Özellikle Divan Edebiyatı’nda mizah alanında dikkat çeken edebi ürünler olduğu görülmektedir. Bu edebi ürünlerden birini de letâif türü yazılar oluşturmaktadır. 16. yüzyılın önde gelen şairlerinden Zâtî’nin iki tane letâifi bulunmaktadır. Kimi zaman müstehcen ve kaba kısımlar da içeren bu letâifler, 16. yüzyılda Osmanlı’da gündelik yaşamın mahiyeti hakkında bilgi vermeleri açısından önemlidir. Zâtî, II. Bayezıd, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman devirlerini görmüş bir şairdir. Kendisine ait eserler bu dönemler hakkında bilgi verdiği gibi, kendisine ait letâifler de yaşadığı devrin mizah anlayışı hakkında bilgi verecek niteliktedir. Bu amaçla, bu metni günümüz Türkçe’sine aktararak metindeki mizah ve güldürü öğelerinin daha iyi anlaşılmasını sağladık. Eserdeki müstehcen ve argo içerikli latifeler görmezden gelinmeyerek eserdeki mizah anlayışının açıkça görülmesi amaçlanmıştır. Böylece 16. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde yaşamış Zâtî’nin mizah ve güldürü anlayışı ele alınarak, yaklaşık beş yüz sene önceki mizah anlayışı ile ilgili bilgi edinilmesi amaçlanmıştır.

Abstract

When we talk about humor in Turkish Literature most of the people think of literary works created in republic period of Turkey. However, regarding humor, our old literature is also important. Especially our classical literature, Divan Literature, has attention-grabbing literary works that are rich in respect of humor. One of the leading poets of 16. century, Zâtî, has two “letâif”. These letâif which occasionally contain obscene and vulgar word usages are important in that they give us information about the daily life in Ottoman Empire. Zâtî has lived during; Bayezıd II, Yavuz Sultan Selim and Kanuni Sultan Süleyman eras. Just like his works has the potential to inform us about these eras, his letâif also have potential to give us information about those eras’ sense of humor. To see this potential; the work is translated to modern Turkish, which enables to understand humor sense and humor components of the work. The jokes containing obscene and vulgar word usages aren’t ignored so as to see the humor sense in the work clearly. As a result, by dealing with Zâtî’s, a poet lived in 16. century Ottoman Empire, sense of humor, it’s aimed to see and understand the sense of humor in 1600’s.

Giriş

“Letâif,” latife kelimesinin çoğuludur. “Sözlükte insanları güldüren, neşelendiren hoş ve güzel söz, özellikle şaka, espri anlamına gelen latife kavram olarak sözle ifade edilmesi güç ince mâna, kalbe doğan duygu; güldürecek tuhaf söz ve hikâyeyi ifade eder.” (Altunel 2003: 109) Burada ele alınacak olan letâif 16. yüzyılda Osmanlı’daki mizah anlayışı hakkında bilgi vermesi açısından önemlidir. Burada üzerinde durulacak eser Zâtî’nin iki letâifinden biri olup Mehmet Çavuşoğlu tarafından neşredilmiştir. “İki bölümden oluşan [bu] letâifin birinci bölümünde Zâtî’nin devrin ileri gelenleriyle şairleri hakkında yazdığı latifeler yer alır. İkinci bölümde ise dönemindeki meslek ve sanat erbabı mizahî yönden ele alınmıştır.” (Coşkun 2013: 151) Metin içerisindeki küfür ve argolar her ne kadar hoş karşılanmasa da eserin mizahi yönü açısından önemlidir. Küfür ve argo içeren bölümler görmezden gelindiğinde ya da bir şekilde çıkarıldığında metnin mizahi açıdan önemli bir yönü görmezden gelinmiş olur. Bu yüzden, küfür ve argo içeren kelimeler tamamen çıkarılmamış, kısmen sansürlenerek aktarılmıştır. Eserdeki latifeler Zâtî ile o devirde yaşamış kişiler arasındaki yaşanmış olaylara dayanmaktadır. Eser bu yönüyle, o dönemin gündelik yaşamdaki mizah anlayışı hakkında bilgi kaynağı olma niteliğine sahiptir. Zâtî’nin Letâif’ine baktığımızda, mizah unsurları olarak karşımıza; küfür ve argo kullanarak başkalarına sataşma ya da sözle inceden inceye dokundurma gibi yolların tercih edildiğini görmekteyiz.

Zâtî’nin küfür ve argo içeren latifelerinden bir kısmından örnekler[1] verelim.

 Latife: Keşfi evlendikten sonra yanıma gelerek elindeki mendili gösterdi ve “bak bu mendili aldığım hatun nakşetti,” dedi. Bunun üzerine ben de bir beyit söyleyerek Keşfi’ye şöyle dedim: “Keşfi’nin avradı mendil nakşetme işinde o..spuluklar yaparmış.”  (Çavuşoğlu 1970: 4)

Latife: Keşfi birgün uzun uzadıya beyitler okuyunca yanındaki biri şöyle demiş: “Ne kadar çok beyit söyleyebiliyorsun, Zâtî olsa ancak bir beyit söyleyebilir.” Bunun üzerine Keşfi: “Onun dedikleri neye yarar ki, benim beyitlerimin ehli çoktur.” demiş. Keşfi’nin dediklerini duyunca şöyle dedim: “Keşfi benim beytimin ehli çoktur demiş, vay ben onun ehl-i beytini s..eyim.” (Çavuşoğlu 1970: 4)

Latife: Birgün Keşfi şöyle demiş: “Hatunum devletimdir.” Bunu duyunca ben de hemen şöyle dedim: “Keşfi dedikleri oğlan, avradını anınca, o benim devletimdir dermiş, vay s..eyim devletini.” (Çavuşoğlu 1970: 5)

Latife: Bir zamanlar birkaç arkadaşla birlikte meyhanedeydik, içlerinde Topçuzâde denilen biri de vardı. Topçuzâde durmadan bana sataşıyordu. Topçuzâde’yi uyardım ve dedim ki: “Rahat dur, beni söyletme.” Topçuzâde: “Benim de muradım seni söyletmektir.” dedi. Bunu duyunca ben de şöyle dedim: “Hiciv ile bir sıkı basayım Topçuzâde’ye, bu gün ona tüfekler gibi ateşler osurtayım.” (Çavuşoğlu 1970: 6)

Latife: Bir zamanlar merhum Revânî Çelebi haraca gitmek istedi, o vakit şöyle dedim: “Revânî, haraca gideceksen iyi yoldaşlarla git, bok yedi çoktur, sakın, dikkatli ol, yolda seni yerler.” (Çavuşoğlu 1970: 6)

Latife: Bir zamanlar, ileri gelenlerden biri birçok kişiyi evine ziyafete davet etti. Bana da ziyafete katılmam için haber göndermişti. Akşam olunca evlerinin kapısına vardım, içeriden bî-devlet biri çıkıp dedi ki: “Hoş geldiniz, ama sohbet yarın geceye kaldı, yarın gece geliniz.” Gerçek sanıp inandım, dönüp eve gittim. Meğer ziyafette ben fakire kırılmış biri varmış, o gelirse ben giderim deyince ben fakiri savmışlar. Bunu öğrendikten sonra onlara bir kıta yazıp gönderdim. Korkularından ellişer akçe toplamışlar, toplamda sekiz yüz akçe olmuş, bana gönderip; “lütfetsin, bundan fazlasını demesin,” demişler. Onlara gönderdiğim kıtada şöyle demiştim: “Ey Zâtî, bilmem ki sohbetlerindeki hikmet nedir. Kötü şeyler yapan birkaç kişi dün gece bir dolapla beni savdı. Meğer döne döne türlü şekillerle g..lerine mum sokup hayal fanusu gibi oynarlarmış.” (Çavuşoğlu 1970: 9)

Latife: Bir zamanlar Mevlana Visâlî İstanbul’a geldi. Yanıma gelip: “Birçok şairin şiirini gördüm. Sen hepsinden daha üstünsün, daha kabiliyetlisin, bir üstadın olsa kendini yetiştirsen, senin gibi şair bulunmazdı. Gel seni yetiştireyim.” dedi. Bunun üzerine dedim ki: “Mevlana Visâlî, sen bana öğretmen olma, ben pek rahat durmam, kim olursa hicvederim. Sonra bana “üstadının g..ünü s..eyim” diye küfrederler. Visâlî bu sözümü duyunca suyu çeltiğe akıtmış gölcük gibi kuruyup kaldı. (Çavuşoğlu 1970: 13)

Latife: Amasyalı bir şair vardı. Adı Mihri Hatun’du, İstanbul’da yaşardı. Yaşlanıp gitmişti, ama evlenmemişti, hâlâ bâkireydi. Ebu Eyyûb el-Ensârî Medresesi’nin müderrisi olan Paşa Çelebi adında biri vardı. Paşa Çelebi iyi bir hatun alayım diyerek gidip Mihri Hatun’u istemiş, ama Mihri Hatun kabul etmemiş. Bunu duyunca ben de şöyle dedim: “İşittik ki Paşa Mihri’yi istemiş, Mihri Hatun o yaşlıya boyun eğsin mi? O miskin (Mihri) bunca yıldır oruç tutuyor, eşek s..iyle bayram eylesin mi?” Mihri Hatun bunu duyunca çok hoşuna gitmiş, “ne olurdu bunu ben deseydim,” demiş. (Çavuşoğlu 1970: 14)

Latife: Merhum babamdan kalmış bir bağım vardı ki üzümünün her tanesi bir şişe şeker şerbetine benzerdi. İskender bu bağı görse, hayat suyunu aramak için yollara düşmezdi. İki herif vardı; birine İt İskender, birine Kuş Kasım derlerdi. Bunların yolu benim bağıma düşmüş, bol bol üzüm yemişler, sonra da gelip benden helallik istediler. Ben de dedim ki: “Onun helalliğini istemeye ne gerek var ki, onu merhum babam diktiği vakit; ‘it yesin, kuş yesin,’ demişti.” Bu latifeyi işitince gülüşüp gittiler. (Çavuşoğlu 1970: 16)

Latife: Bir zamanlar arkadaşlarla toplanıp sohbet ediyorduk. Keşfi bir risale yazmış, tüm sanat ehlini eleştirip yermiş. Piri Çelebi isminde bir çıkrıkçı-zâde vardı, bana “Ey Mevlana Zâtî, Keşfi çıkrıkçılara ne demiş?” diye sordu. Ben de şöyle demiş dedim: “Sakallıları köftehorlardır, yalın yüzlülerinin ağcalığı parlaktır, hem birgün çarşılarından geçerken sarımsak döveci çeviriyorlardı, onu tezgahlarından çıkarıp bana gösterdiler. Ben de onu çevirin çevirin g..ünüze sokun dedim,” Bunu işitince şöyle dediler: “Mevlana Zâtî, o Keşfi bu dükkanın önüne uğrasa, sarımsak dövecini onun g..üne sokardık, kıyamete kadar acısı içinden çıkmazdı.” (Çavuşoğlu 1970: 16)

Zâtî’nin buraya kadar olan latifelerinde hiç çekinmeden küfür ve argoya yer verdiği açıkça görülmektedir. Zâtî’nin böyle müstehcen ve argo içerikli bir metni sadece kendisi için yazdığı, ondan başkasının bu metni görmediği, bu yüzden rahat davrandığı düşünülebilir. Ancak sıradaki şu anekdot bu tür bir mizah anlayışının sadece Zâtî’de görülmediğini göstermektedir. Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü üzere Zâtî, Keşfi’ye argo ve müstehcen içerikli latifelerle sık sık sataşmaktadır. Keşfi de bu konuda Zâtî’den pek geri kalmamış gözüküyor. Keşfi ile Zâtî arasındaki sataşmaya bir örnek:

Bir zamanlar Zâtî’nin yaşadığı mahallenin imamı hacca gitmiş, yerine Zâtî’yi görevlendirmiş, ama cemaat kabul etmemiş. Bunun üzerine Keşfi bir beyit söyleyip şöyle demiş: “Ey Zâtî, imamlığını kabul etmediler, senin cemaatini s..eyim.” (Çavuşoğlu 1970: 20)

Zâtî, bunlar gibi küfür ve argo içeren latifelerin yanında, eşcinsellikle ilgili detaylar içeren müstehcen içerikli latifeler de yazmıştır. Bu latifelerde de yine küfür ve argo kelimeler kullanılmıştır.

Latife: Bir zamanlar bir bostancı oğlu vardı. Kendisi güzellik bağının güzel kuşu olup lâkabı Irğanur Serv idi. Birgün eli şeftali dolu halde geçtiğini gördüm. “Ey cennet bahçelerinin servisi, canım senden şeftali umar, bir şeftali vermez misin?” dedim. Oğlan cevap verdi: “Çiçeği burnunda hıyarım var, yemez misin? Ben de dedim ki: “Bu senin hıyarının dibi ne yoğun, tepesi gök ala, dibi kızıl ala, başı arslan başına benzer, dibi eşek s..ine.” Oğlan bunu işitince birkaç şeftali verdi. (Çavuşoğlu 1970: 14-15)

Latife: Bir zamanlar birkaç arkadaş toplanıp yiyip içiyorduk. Bunlardan biri Memi Çelebi’ydi ki daima elinde içki olurdu, herkes ona tutkundu, uzun boylu, gönlü gül gibi şen ve açıktı. O mecliste yolunda ölünecek parlak bir güzel vardı, adı Pîrî idi. Cümle alem ona tutkundu, dünyaya onun gibisi gelmemişti. Memi Çelebi ona fazlasıyla sataştı, onu rahatsız etti. Bunun üzerine şöyle dedim: “Memi Çelebi sen çok yenisin, senin g..üne bir ağır taş assaydık, ama asacağımız taş ak olsaydı.” Memi Çelebi bunu işitince incinip rahatsız oldu. Ben de: “Memi Çelebi, incinme, hata etmişsin, çok da yeni değilsin, bir ağırca ağaç assak da olurmuş.” Memi bu latifeyi işitince gül gibi gülmeye başladı. (Çavuşoğlu 1970: 15)

Latife: Bir zamanlar eşi benzeri olmayan bir tellak vardı, ay gibi parlak güzel yüzünü görenler onun tutkunu olurlardı, adı Yusuf’tu. Kendisi köleydi, ama güzellik Mısrı’nın padişahıydı, güzeller onun askeriydi. Onun olduğu hamama gittiğimizde tatlı tatlı suya düşmüş şeker gibi ezilirdik. Güzel siyah bir perçemi vardı, bir bentle çekip başının üstünde toplamıştı. Bunu görünce: “Yusufçuğum, yazık, bu perçem ne günah işledi de böyle bağlamışsın, benim boynuma bendin gider, hem ne güzel bir perçem olur, ömrü uzun olsun” dedim. Yusuf cevap verdi: “Mevlana Zâtî, eğer beğendiysen sana aşılayalım.” Ben de dedim ki: “Yusufçuğum, eğer yanında aşılamak mümkünse, arka tarafından lütfeyle, ben aşılarım.” Yusuf bunu duyunca “aferin!” Dedi. (Çavuşoğlu 1970: 15)

Zâtî, bu tür argo ve küfür içeren latifelerin yanında, sataşmalara dayalı, inceden inceye dokundurma amacı güden latifeler de yazmıştır. Sıradaki latifelerde küfür ve argoya yer verilmediği gibi, bu latifeler müstehcen içerikli de değildir.

Latife: Bir vakit, kulağım çok ağrıyordu, hayli zahmet çektim. Keşfi durumumu duymuş, “ona şırınga iyidir,” diye şaka yapmış. Onun başı keldi. Bir beyit yazıp ona gönderdim. O beyitte şöyle demiştim: “Keşfi, şırınga ona iyi gelir demiş. Kelin ilacı olsa kendi başına sürerdi.” (Çavuşoğlu 1970: 6)

Latife: Bir zamanlar, devrin önde gelenlerinden güzel bir arkadaş grubuyla Galata’da sohbet ediyorduk. Sohbet sırasında türlü türlü şakalar yapıldı. Can meclisinin ışığı bir arkadaş bu şakalarla ısındı, gaza geldi. Üstünde bir kaftan vardı. “Mevlana Zâtî, şu kaftan senin olsun, yarın gel, odadan al, git,” dedi. Sabah evlerine gittim, bana: “Sandıkta senin için sakladım, evde kimse yok, anahtar annemde, senin gelmene gerek yok, ben sana oğlan ile gönderirim,” dedi. “İyi bakalım,” dedim. Aradan bir ay geçti, baktım ki göndereceği yok. Bir beyit söyleyip gönderdim. Beytimi görünce kaftanın pahası kadar para göndermiş. O beyitte şöyle demiştim: “Bize o kaftanı vermekte neden deprenip durursun gevşek? Eğer Kîr-i Hâr[2] gibi biri olsaydı, kalkar hemencecik giydirirdin.” (Çavuşoğlu 1970: 8)

Latife: Edirne’de Harâççı Hüsâm adında bir mütevelli vardı, şair olup mahlası Ferîdî’ydi. Birgün onunla bir bağa gitmiş geziniyorduk, şans bu ya, yağmur yağmaya başladı. Bağda güzel bir çardak vardı, bağcı gelip Ferîdî’ye, “çardağın altına gel, sığın efendi,” dedi. Bunu işitince şöyle dedim: “Miskin Ferîdî’yi bostancılar yağmurda gördükçe; yürü şu çardak altına hey miskin, sığın derler.” (Çavuşoğlu 1970: 8)

Latife: Bir zamanlar Balıkesir’e sancak beyi geldi, çok cimri biriydi. Öyle ki cebinden bir mangır çıksa canı çıktı sanırdı. Kendisi için bir kaside yazdım, ama bana bahşiş vermedi. “Benim hakkımda kötü şeyler yazıp yalan söylemişsin,” dedi. Bunu duyar duymaz şöyle dedim: “Gerçekleri söyleseydim, bir kazancım olur muydu?” O da: “Olurdu,” dedi. Bunun üzerine bir kıta söyleyip kendisine okudum, fazlasıyla hoşuna gitti, bolca hediye, bahşiş verdi. O kıtada şöyle demiştim: “İşte cömertliğin kaynağı olan reis geldi. Cömertliği ile dünyayı zengin yaptı. Lütfu o kadar tatlıdır ki, tatlılığından kimse kendisini görmez.” (Çavuşoğlu 1970: 9-10)

Latife: Bir zamanlar Ayasofya’da bir vaiz çalıcı mehterleri fazlasıyla eleştirdi, medrese talebelerini, öğrencileri ise övdü. Vaazını bitirdikten sonra o vaizle buluştum ve şöyle dedim: “Efendi; niyetleri hayır olanları yeriyorsun, niyetleri kötülük olanlarıysa övüyorsun, bunun nedeni nedir?” Vaiz: “O nasıl oluyor?” dedi. Ben de dedim ki: “O yerdiğin mehterler; ‘cümle ümmet-i Muhammed’in hatunları hamile olsun, oğulları doğsun, biz de gidip işimizi yapıp çalalım’ diye Allah’a yalvarıyorlar. Ne zaman bir oğlan doğsa ve mehterler çalsa aynı zamanda dua ediyorlar; ‘bu oğlan büyüsün, babası sünnet etsin, yine gelip çalalım, şenlik edelim’ diyorlar. Ondan sonra bunun da oğlu kızı olsun diyorlar, böylece ümmet-i Muhammed artsın istiyorlar. O övüp durduğun medrese öğrencileri ise; ‘biri vefat etse de, ölüsünün üzerine okusam, bana bir iki akçe verseler,’ diyorlar. Ümmet-i Muhammed eksilsin istiyorlar.” Vaiz söylediklerimi dinledikten sonra insafa geldi, bana hak verdi. (Çavuşoğlu 1970: 16-17)

Latife: Merhum Ali Paşa birgün birkaç gazelimi görüp şiirimi beğenmiş, “neden bize gelmez,” demiş. Bunu duyunca, birkaç tane gazel yazdım, makamına varıp şiirlerimi sundum. Şikayet kağıdı sanıp yazıcıya verdi. İbrahim Paşa’nın oğlu İsa Bey yanında oturuyordu, “sultanım, bu Molla Zâtî’dir, size gazeller yazıp getirmiş,” dedi. Paşa o güne kadar beni görmemişti, yüzüme baktı ve şöyle dedi: “Zâtî güzelce değilmiş.” Ama Paşa’nın kendisinden çirkini de yoktu. Bu yüzden ben de şöyle dedim: “Sultanım, yiğit yiğidin aynasıdır.” Paşa bunu duyunca kahkaha atarak güldü. Yazdığım şiirleri alıp bol bol bahşiş verdi. (Çavuşoğlu 1970: 17)

Latife: Bursa’da, Çakşırcı Şeyhi diye biri vardı, sakalı çok uzun olduğundan herkes ona sataşırdı. Dostlar birgün gelip şöyle dediler: “Mevlana Zâtî, sen de Şeyhî’nin sakalına birşey de.” O zaman bir beyit söyleyip şöyle dedim: “Bir genç Çakşırcı Şeyhî’nin sakalını görüp, ‘sakalı atamın sakalına benzemiş’ demiş.” (Çavuşoğlu 1970: 7)

Latife: Bir zamanlar, iyi mürekkep işleyen Memi adında biri vardı. Dükkanına mürekkep almaya gittim. Kîr-i Hâr denilen bir kâtip vardı, o da geldi. Memi hemen kalkıp Kîr-i Hâr’a koyu mürekkep verdi. Dayanamadım, bir beyit söyleyip şöyle dedim: “Mürekkepçi Memi, şu Kîr-i Hâr senin neyindir bir bilsem. Kalktın ona koyu mürekkep verdin, döndün bana duru mürekkep verdin.” (Çavuşoğlu 1970: 7-8)

Latife: Birgün arkadaşlarla Galata taraflarına gezmeye çıktık. Keşfi de vardı, şöyle dedi: “Hava sıcak, ancak gideceğimiz tarafta bir arkadaşımızın karlığı var, aramızda teklifin lafı olmaz. Onun karlığı benim sayılır, o tarafa gidelim ki hararetimizi bastırmak için karlı su içelim.” Bunu duyunca bir beyit söyleyip şöyle dedim: “Ey Keşfi, öte tarafta karlığın varmış, varalım da karını dövelim.” (Çavuşoğlu 1970:5)

Görüldüğü üzere Zâtî, latifelerinde günlük yaşamında arkadaşlarıyla ve çevresiyle olan ilişkilerine yer vermiştir. Zâtî’nin mizah anlayışında; karşılıklı ya da tek taraflı sataşma, ki bu bazen müstehcen bir içerik ile küfür ve argo kelime kullanımlarının olduğu bir sataşma halini almaktadır, ve kaba tabirle “laf sokma” diyebileceğimiz dokundurma olmak üzere iki unsur karşımıza çıkmaktadır. Latifelerinde; müstehcen içeriklere yer vermesi, küfür ve argodan kaçınmaması, sıradan hikayecikleri de anlatması Zâtî’nin gündelik yaşamını doğrudan doğruya latifelerine yansıttığını, bunu yaparken herhangi bir ayıklama kaygısı gütmediğini gösterir. Bu durum, kendi dönemindeki mizah anlayışı hakkında bilgi vermesi yönüyle eserin önemini arttırır. Söz konusu mizah gibi göreceli bir şey olunca, Zâtî’nin buradaki latifelerinin ne kadar ‘iyi’ ya da ‘kötü’ olduğu, çok komik olduğu ya da hiç komik olmadığı ile ilgili bir yargıya varmak mümkün değil. Ancak bu latifelerin 1600’lerdeki mizah anlayışı ile ilgili önemli detaylar içerdiği açıktır.

[1] Alınan örneklerde kaynak metne bağlı kalınmış, ancak günümüz Türkçe’sine aktarılırken birebir kelime-cümle çevirisi yerine serbest çeviri tercih edilmiştir. Latifelerdeki beyitler, çeviride düzyazı olarak aktarılmıştır. Hikayeciklerin içeriğinde ise ekleme ya da çıkarma yapılmamıştır.

[2] Kîr-i Hâr, Zâtî döneminde yaşamış bir katibin lâkabıdır.

Kaynakça

Altunel, İ. (2003). İslam Ansiklopedisi. Ağustos 21, 2016 tarihinde Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi: http://www.islamansiklopedisi.info/dia/pdf/c27/c270069.pdf adresinden alındı

Coşkun, V. S. (2013). İslam Ansiklopedisi. Ağustos 21, 2016 tarihinde Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi: http://www.islamansiklopedisi.info/dia/pdf/c44/c440100.pdf adresinden alındı

Çavuşoğlu, M. (1970). Zâtî’nin Letâyifi. İstanbul: Edebiyat Fakültesi Basımevi.

Bunu Paylaş

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: